|
BUZ DEVRİ GERİ Mİ GELİYOR ?
slında
teorik olarak çok da yanlış
bir soru olmaz başlığımız.
Hatta teknik olarak güzel
dünyamızın bugün itibari ile
buz devrinde olduğunu
söyleyebiliriz. Yaklaşık 15
bin yıl evvel yaşanan ve
etkilerinin günümüzde de
devam ettiği Buzul çağı.
Kavramsal olarak dünyanın %
30 undan fazlasının
buzullarla kaplı olduğu
dönemlere verilen isimdir.
Bu koşullar uzun süre önce
bitmiş olmasına karşın
günümüzde de etkileri devam
etmektedir. Örneğin sıkça
duyduğumuz küresel ısınma.
Kimilerine göre insanoğlunun
fosil yakıtları açığa
çıkararak dünyamızın
termodinamik dengelerini alt
üst etmesinden kaynaklanan
ortalama ısı değişikliği
olarak tanımlanırken
kimilerine göreyse buzul
çağından çıkan dünyamızın
normal ısısına dönme süreci.
Daha ilginci ise ülkeler
sanayileşme sürecinden hemen
önce yaşanan ve yaklaşık 4
yüzyıl süren mini buzul çağı
dönemidir. Bu gerçekten
önemli bir durumdur. Çünkü
bu dönemin hemen akabinde
gerçekleşen sanayi devrimi
ile dünya küresel ısınma
sarmalına girecek ve doğa
bilimciler kısa ve orta
vadede felaket senaryoları
çizecektir.
Biz
de öğrencilerimizle
kafamızda uçuşan onlarca
soru işareti ve septik tavır
ile müzeden içeriye
adımımızı attık. Daha ilk
dakikadan soğuk bir duş
aldık. Küresel ısınma ve
kirlenmenin olanca hızla
devam etmesi durumunda
olacakları ortaya koyan
kurgusal çalışmalar vardı.
Sanırım en etkileyici olanı
kutup ayısının yer aldığı
mizansendi. Bunun sebebi
belki de bilinçaltımızda yer
alan kutup ayısı ile
dünyamızın geleceği arasında
kurduğumuz bağdı.
Bu sırada sorgulayan genç
zihinlerimiz ilk olarak
müzenin ismine takıldı.
“Amerikan Doğal Tarih Müzesi
ve İklim Değişiklikleri
Sergisi “. İlk bakışta
dikkat çekmese de bizim
öğrencilerimiz gibi iklim
değişikliği konusunda
Türkiye’de iki büyük ödül
almış bir grup ile müze
geziyorsanız her türlü
yoruma açık olmalısınız.
Kyoto Protokolü dünya
insanlarının kendi
gelecekleri için ortaklaşa
aldığı en önemli ve belki de
tek ortak anlaşmadır.
Küresel ısınmaya neden olan
etkilerin azaltılmasını ve
dünyamızın tolere
edebileceği seviyelere
indirilmesini ön görür. Bu
anlaşmayı dünyada
onaylamayan tek ülke Amerika
Birleşik Devletleri’ dir.
Serginin ismi ile düzenleyen
ülke arasında ki bu ironi
öğrencilerimizin dikkatinden
kaçmadı. Bu ayrıntıyı bir
kenara bırakarak
gözlemlerimize devam ettik.
Müzenin
bir diğer köşesinde ilginç
bir taşa rastlıyoruz. İlk
önce hiçbir örneğine daha
önce rastlamadığımız bu
ilginç taşın uzaydan
dünyamıza düştüğünü
öğreniyoruz. Dünyamızın
binlerce kilometre uzağından
geçerken yer çekimine
kapılmış ve atmosferimize
girerek dünyamıza düşmüş bir
göktaşı. Tabi bu göktaşı
atmosferimize girmeden önce
büyükmüş. Atmosfere
girdikten sonra sürtünmenin
etkisi ile yanmış ve şimdiki
halini almış. Yanmanın
etkisi ile oluşan çizgiler
ve oyuklar hala taşın
üzerinde net olarak
görülmektedir. Rengi
kömürden biraz açık ve
alacalı. Element olarak sert
bir karışım olduğu belli.
Açıklamasında neler olduğu
yazmasa da öğrencilerimiz
ağır metallerden olduğunu
düşünmesine sebep olacak
birçok belirtiye rastladı.
Daha öncede bahsettiğimiz
gibi öğrencilerimiz iklim
değişiklikleri konusunda
daha önce dünya çocukları
ile birlikte kafa yormuş ve
ilginç öneriler getirmiş,
hatta 80 bin çocuğun
katıldığı bu dev
organizasyonda Türkiye 1.’si
olmuştu. Bu uluslararası
yarışmanın finallerinde ise
Danimarka’nın başkenti
Kophenag’ta ülkemizi başarı
ile temsil etmişti. Sevgili
dostumuz Pegu okulumuzun
kahramanıydı ve bize evinde
doğal yaşam ile uyumlu,
teknolojiden vazgeçmeden
nasıl bir hayat süreceğimizi
anlatıyordu. Pegu kısa
filminin yaratıcısı olan
öğrencilerimizin bir kısmı
okulumuzdan mezun oldu bir
kısmı ise okulumuzda
eğitimlerine başarı ile
devam ediyor. Pegu ile
öğrencilerimiz bir yıl sonra
Uluslararsı Çevre Film
Yarışmasında da Juri Özel
Ödülünü kazanmışlardı.
Bu denli güçlü alt yapıya
sahip bir öğrenci grubu ile
iklim değişiklikleri müzesi
gezmek öğrenciler için
olduğu kadar öğretmenler
için de hoş bir deneyim
oluyor. Müzenin devamında
bir haritaya rastlıyoruz. Bu
harita küresel ısınmaya
katkı sağlayan sera
gazlarının en fazla
üretildiği alanları
gösteriyor. Ülkemizde en
belirgin alan tabi ki
İstanbul ve çevresi. Çünkü
daha önce de belirttiğimiz
gibi sanayileşmiş alanlarda
enerji ihtiyacı artıyor.
Bugün kullanılan enerji
üretim yollarının başında da
maalesef fosil yakıtlar
geliyor. İstanbul ve
çevresinde de ısı yayılımı
ve sera gazlarının etkisi bu
harita üzerinde görülüyor.
Yine de dünyanın bir çok
başka ülkesinin önemli
şehirlerine baktığımızda
daha kabul edilebilir
seviyelerde olduğunu
görüyoruz.
En
dikkat çekici alanlardan
biri de fotoğraf sergisiydi.
İlk önce aklınıza fok
balıkları ve kutup
ayılarının yaşadıkları
bölgelerdeki sorunlarını
vurgulayan fotoğraflar
gelebilir. Ancak bu serginin
klişelerden biraz uzak ve
çok ilginç bilgileri içinde
barındıran özel bir konsepti
vardı.
Örneğin uzun bir asfalt
fotoğrafı üzerinde dünya
üzerinde şu an var olan
asfalt yolların ısı artışına
dramatik etkisi sayısal
veriler ile verilmişti.
Isıyı emen asfalt ciddi bir
ısı kaynağı haline
dönüşüyor. Bunu engellemek
için neler yapılabileceği
yine bu fotoğrafın üzerinde
sıralanıyordu.
Bir başka fotoğrafta su
içine düşmüş bir buğday
tanesi yer alıyordu. Görsel
olarak da müthiş kurgulanmış
bu fotoğraf dünya genelinde
içilebilir su kaynaklarına
vurgu yapıyordu. Fotoğrafta
dünyamızın % 71’ i sular ile
kaplı olmasına rağmen
kullanılabilir su miktarı
yalnız % 2’dir. Bu küçük
oranın da büyük bir kısmı
hızla kirlenmekte veya
kullanılamadan denize
ulaşmaktadır bilgisi
veriliyordu.
Son olarak öğrencilerimizi,
mini bir seminer bekliyordu.
Rehberimiz ile birlikte
görsel sunumun da yer aldığı
alana geçtikten sonra sunum
başladı.
Öğrencilerimizin
de aktif olarak katıldığı
etkileşimli sunumda
öğrencilerimiz özellikle
alternatif geri
döndürülebilir enerji
kaynakları üzerinde
durdular. Rüzgar ve güneş
enerjisine dikkat çektiler.
Bunun dışında kısmen hidro-elektrik
santrallerinin
kullanılmasının önemini
vurguladılar. Bu seminerde
bir görüşe göre fosil
yakıtların aslında
dünyamızın kendini korumak
için oluşan fazla ısıyı yer
altında tutması olduğunu
öğrendiler. Milyonlarca
yıldır biriken bu enerjinin
geri döndürülemeye cek
şekilde bir kaç yüzyılda
ısıya dönüşmesinin ne gibi
sonuçlara yol açacağını
farkına vardılar. Seminerin
sonunda eğitmenin sorduğu
soru ve verdiği cevap
gerçekten çok ilginçti.
Eğitmen, öğrencilerimize en
temiz enerjinin ne olduğunu
sordu.
Öğrencilerimiz aslında çok
doğru yanıtlar verdiler.
Güneş enerjisi bilinen en
temiz enerji kaynağıydı,
ayrıca rüzgar enerjisinin de
üretilmesinin dünyamıza bir
zararı yoktu. Aslında bu
sorunun yanıtında küçük bir
kelime oyunu gizliydi bunu
da bize seminerin sonunda
rehberimiz açıkladı.
En temiz enerji
kullanılmayan enerjidir,
kısacası tasarruftur. |