DOĞANIN SESİNİ EKRANLARA TAŞIYAN TELEVİZYONCU

üven İslamoğlu, bir çoğumuz onu köşe bucak gezdiği belgesel programlarından ve doğa konulu belgesellerden zaten tanıyoruz. Meslek hayatına 1990 yılında TRT Ankara Televizyonu’nda başlayan İslamoğlu birçok kanalda sağlık ve çevre konusunda önemli haberlere imza attı. 1998 yılında CNN TÜRK’ün kuruluşunda yer aldı. Uluslararası WWF (World Wide Foundation) tarafından “En İyi Belgesel Ödülü’nü, 2011 yılında ise Avrupa’nın Çevre Nobel’i olarak görülen “Eurosolar 2011 Güneş Ödülü’nü aldı. Giderek büyüyen çevre sorunlarına dikkat çekmek için “Yeşil Doğa” ve “Seyirci Kalmayın” programlarıyla doğanın sesine kulak veren Güven İslamoğlu, Türkiye'nin çevre sorunlarını ekrana taşıyor. Doğası, insanı, kültürü ve tarihiyle Türkiye’yi yeniden keşfediyor. Öğrencilerimizin katıldıkları söyleşi öncesinde Samiyakhon Baburkhonova ve Yasin İmre, yok olan değerlerin peşinden giden İslamoğlu’na sizin için sorularını yönelttiler.

SAMİYAKHON BOBURKHONOVA: İyi bir çevreci ve doğa insanısınız. Bu özelliğiniz nerden geliyor? Ailenizde sizi bu yönde etkileyen biri oldu mu?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Hayır, olmadı ama benim çocukluğumun bir kısmı Rize Karadeniz’de dağlarda ve ormanlarda geçti. Birçoğu çocukluğunda kurt ya da ayı görmez iken ben doğa ve hayvanlarla iç içe büyüdüğüm için onları çok yakından gördüm. Doğa sevgim de buradan geliyor. Yazları Rize’ye gidip 4000m.lik yemyeşil ormanlarla kaplı dağlarda kamp kurardık. Bazen çadırda kalıp bazen de çalılardan kendimize barakalar yapardık. Yemeğimizi kendimiz götürür en az bir hafta ormanda kalıp geri dönerdik. Dolayısıyla ben hem şehri hem de dağları gördüm ama dağlar bana daha cazip geldi ve şehre geldiğimde de sıkılıp, sık sık dağlara kaçmaya başladım.
SAMİYAKHON BOBURKHONOVA: Bir televizyoncu olmaya nasıl karar verdiniz? Sizi televizyon programları yapmaya iten şey neydi?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Aslında bu biraz tesadüf oldu. Üniversite sınavına girdim ve puanım hem fizik hem de radyo ve televizyonculuğu tuttu. Ama benim görsel hafızam sayısal hafızamdan daha iyi. Sayılarla aram pekiyi değildir, rakamlarla oynamayı hiç sevmem. Ama fen, sosyal bilimler ve biyoloji ile aram çok iyiydi. Bu derslerden hep yüksek not alırdım. Bu görsel zekâmı radyo ve televizyon alanında kullanabileceğime karar verdim ve bu mesleği seçtim.
YASİN İMRE: Bu zaman kadar birçok ödül almışsınız. Bu aldığınız ödüller içinde sizin için en anlamlısı hangisiydi? Neden?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Benim için en anlamlı iki ödül var. Birincisi Dünya Yenilebilir Enerji Konseyinden aldığımız uluslararası bir ödül. Bu konsey güneş ve rüzgâr enerjilerini yapan Avrupa’nın en büyük oluşumudur. Onlardan Almanya’nın Berlin şehrinde ‘Güneş’ Ödülünü aldık. Bu ödül Türkiye’de alınmış tek ödüldür ve uluslararası olduğu için de çok önemlidir. Bu demek oluyor ki yurt dışındaki insanlar da bizim yaptığımız programı takip ediyorlar ve başarılı buluyorlar. İkincisi ise WWF’den yani Dünya Doğal Hayatı Koruma Derneği’nden aldığımız ödüldü. WWF dünya çapında çok büyük bir organizasyon ve Türkiye’de de bir şubesi var. Onlar da ülkemizde bu ödülü sadece iki kişiye verdiler ve bunlardan birisi de benim. Birçok ödül aldım ama bu iki ödül benim için en önemli olanları.
SAMİYAKHON BOBURKHONOVA: Sizce ülkemizde insanlar yeterince belgesel seyrediyorlar mı? Sizin belgesellerinizin bu kadar çok seyredilmesinin ve sevilmesinin sizce nedeni nedir?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Aslında televizyonda ne seyrediyorsunuz diye kime sorarsanız sorun belgesel seyrediyorum der. Ama reytingler maalesef tam tersini söylüyor. Aslında çoğu insan show programlarını seyrediyor. Bizi izleyen kesim daha çok büyüklerimiz ya da sizlerin anne ve babaları. Hatta daha çok şehir hayatından sıkılmış ya da kötü bir çocukluk, gençlik geçirip artık doğaya dönmek ve orda yaşamak isteyen insanlar. Televizyonlarda daha çok insanların beyinlerini uyuşturmaya yönelik programlar var. Ama biz doğayla ilgili bilgi veriyoruz ve çevre sorunlarıyla ilgi konuları ekrana taşımaya çalışıyoruz. Bu da farklı düşünebilen insanların ilgisini çekiyor.
YASİN İMRE: Size Türkiye’nin en çok hangi yöresini ve yemeklerini seviyorsunuz diye sorsak bir ayrım yapabilir misiniz?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Ben en çok Doğu Karadeniz Bölgesini seviyorum. Aslında o yörenin çok fazla bir yemek kültürü yoktur. Ama dağlara çıktığınız zaman bulduğunuz her şey size çok lezzetli gelir, çünkü her şeyi en bozulmamış haliyle bulabilirsiniz. Dağlarda lokantalar yok ama çobanlar var. Onlar da en çok süt üretirler ve bozulmasın diye peynire çevirirler. Bir de odun fırınında pişmiş ekmek ve taze bal bulabilirsin. Peynir, ekmek ve bal. Bunların üçü de doğal ve tazedir ve şehirde bunları bulmak çok zordur. Onun için bu üçü benim için çok değerli ve kıymetlidir. Bazen de et bulabilirsiniz ama her zaman değil çünkü dağlarda buzdolabı olmadığı için saklaması zordur ve çabuk bozulur.
SAMİYAKHON BOBURKHONOVA: Anadolu insanını Avrupalılardan ayıran en önemli özellikler sizce nelerdir? Anadolu insanının hikâyesi daha mı dikkat çekiyor?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Anadolu medeniyetlerin beşiğidir çünkü burda Romalılar, Likyalılar, Lidyalılar, Hititliler gibi birçok kavim yaşamış. Avrupa’da yaşayan bu kadar çok medeniyet yok. Anadolu, tarih, tarım ve doğa açısından çok zengin bir yer. Bu coğrafyada, bu kadar çok kültürle bir arada yaşamak çok değerli. Türkiye’de birçok farklı insan grubu bir arada yaşıyorlar. Hepsi ayrı diller konuşuyorlar bu da bizim kültürümüze zenginlik katıyor. Mesela; Karadeniz’e gitseniz farklı, Antalya’ya gitseniz farklı kıyafetler, yiyecekler ve farklı dış görünüşte insanlar görürsünüz. Antalya’da çekik gözlü insanlar vardır mesela onlar Orta Asya’dan gelmiş, ama Karadeniz’e gittiğinizde çok tipik uzun burunlu insanlar vardır. Ben bu zengin coğrafyayı ve kültürü çok seviyorum. Ama Finlandiya ya da Norveç’e gitseniz sadece sarışın ve renkli gözlü insanlar görürsünüz. Bizdeki bu zenginlik dünyada çok az yerde var ve dolayısıyla burada değişik bir sürü hikâye çıkarmak mümkün.
YASİN İMRE: Sizi çok duygulandıran, çekmekte zorlandığınız bir belgeseliniz ya da televizyon programınız oldu mu? Bize biraz hikâyesinden bahsedebilir misiniz?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Evet 14 metre boyunda kılıç balığı avlamak için yasak olarak atılmış ağlara takılmış bir balinanın hikâyesi var. Aslında Türkiye sularına özellikle Ege’de Fethiye açıklarına balinalar girip çıkıyor ama biz bunu görmüyoruz. Yine böyle sularımıza giren bir balina kılıç balığı yakalamak için atılan ağlara takılıyor. Aslında kılıç balığı olta ile avlanır ve ağ ile yakalanması yasaktır. Balina bu ağlara takılıp dolanmış ve dolanınca da denizin dibine dalamamış. Balinaların beslenmesi için de dalmaları gerekir ve hayvan beslenemediği için de güçsüz kalmış. Deniz Araştırmaları Enstitüsü’nde bulunan Prof. Dr. Bayram Öztürk’e haber veriyorlar. O da beni aradı ve bu balinanın kurtarılmasında bize yardım edip belgeselleştirebilir miyiz diye sordu. Ben de gittim ve beraber balinayı bulduk. Ancak balina 14m idi ve çok büyük olduğu için ağları tek başımıza kesmek mümkün değildi. Biz de deniz kuvvetlerinden yardım istedik ve onlar da bize sualtı komandolarını gönderdiler. Onlar bile bu büyük hayvandan çekindiler çünkü hiçbirimiz bir balina nasıl kurtarılır bilmiyorduk. Hep birlikte suya girip ağları tek tek keserek balinayı kurtardık. Tabii çok kolay olmadı. Bir kişinin balinayı sakinleştirmesi gerekiyordu ve hayvanın kaşının üzerini okşadığınız zaman sakinleşiyordu.Bu kocaman hayvan bizim onu kurtarmak istediğimizi anladı ve aramızda bu süre boyunca bir iletişim ve duygusal bir bağ gelişti. Nefes almak istediği zaman biraz hareketleniyor ve biz de geri çekiliyorduk. Dalıp nefes alıyor, daha sonra su yüzüne çıkıp olduğu yerde hareketsiz durmaya devam ediyordu. Yani bize onu kurtarmamız için yardımcı oluyordu! Ona bir isim bile verdik. Adının orda bulunan sat komandolarından birini yeni bebeğinin ismi olan ‘Ege’ olmasına karar verdik. Bu kurtarma operasyonu 10 saat kadar sürdü. Ege ağlardan kurtulduktan sonra bir ekip onu 2 gün boyunca takip etti. Suyun dibine dalıp beslendiğini ve iyileştiğini görüp bizim sularımızdan çıktığından emin oldu. Biz bu yaptığımız haberle WWF Dünya Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde ödül aldık. Bu duygusal deneyim ve ödül benim için gerçekten çok anlamlıydı.
SAMİYAKHON BOBURKHONOVA: Ağrı Dağı’nın zirvesinden canlı yayın yaparken gerçekten neler hissetiniz?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Ağrı Dağı’na çıkmak ve orda konuşmak oksijen olmadığı için çok zordu ve çıkmak yaklaşık 4 gün sürdü. Buraya çıkmamızın sebebi ise kalp hastalarının ameliyat olduktan sonra evde oturmayıp normal hayatlarına devam edebileceklerini göstermek içindi. Bir profesörümüz kalp ameliyatı olmuş hastalarını Ağrı Dağı’na çıkarabileceğini iddia etti. Ben de onları takip edip onların bu hikâyesini haber yaptım. Bir tanesi 4200m’ye kadar çıkabildi. Ben de bu yüksekliğe çıkabilmişken sabah erken kalkıp zirveye kadar çıkıp indim ve oradan canlı yayın yaptım. Bu da çok heyecanlı ama zor bir deneyimdi çünkü oksijen seviyesi çok düşük olduğu için konuşabilmek bile çok zordu.
YASİN İMRE: Çevre koruma projelerinin gerçekten işe yaradığını ve doğru uygulandığını düşünüyor musunuz? Siz herhangi bir çevre koruma projesine katıldınız mı?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Ben, hiçbir çevre koruma projesine katılmadım çünkü benim işim haber yapmak. Ben nerelerin korunması gerektiğini ortaya çıkarıyorum ve proje yapmak isteyenler bu konuda çalışmalar yapıyorlar. Beraber çalıştığımız oluyor ama ben sadece onlara fikir veriyorum. Ben her hafta bir program yaptığım için bu projelerde yer almam çok zor. Sadece onlara yol gösterebiliyorum ve bir sorun gördüğüm zaman onlara bildiriyorum. En son dünyada sadece Bolkar Dağlarındaki bir gölde yaşayan ve dünyada tek ötmeyen ve ses çıkarmayan endemik bir kurbağa çeşidiyle ilgili bir sorun bildirdim. Dağlara arazi araçları ile gezintiye çıkan insanlar bu göle girip kurbağaların yaşam alanlarını tehlikeye atıyorlardı. Bu sorunu bir programımda haber yaptım ve yetkililer sadece bu gölde yaşayan bu kurbağalarla ilgili bir koruma projesi geliştirip bu alana giriş çıkışı engellediler. Bizim bu kurbağadan öğrenecek çok şeyimiz var çünkü burada yaşayan türden dünyada başka bir tane daha yok. Dolayısıyla devletin yetişemediği yerlerde sivil toplum kuruluşları devreye girerse bu tip koruma projelerinin çok yararları oluyor.
SAMİYAKHON BOBURKHONOVA: Çevreyle ilgili biz gençlere vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?
GÜVEN İSLAMOĞLU: Size verebileceğim en güzel mesaj şu olurdu çocuklar; Dünyada hiçbir şey sonsuz değil, doğal kaynaklarda öyle. Bu yüzden unutmayın ki, evinizdeki elektrik düğmesine her bastığınızda o elektriğin üreten bir elektrik santrali kurulması gerekiyor. Bu da sahip olduğumuz doğal güzellikleri tahrip ediyor. Bugün gelişmiş ülkeler; - ki buradaki gelişmişlikten kastım sadece zenginlik anlamında değil eğitim kültür seviyesi anlamında da gelişmiş ülkeleri kast ediyorum- ne kadar az tükettikleriyle övünüyorlar. Tüketimle ilgili uygulamaları standart hale getiriyorlar ve diğer ülkelerin de bu standartlara uymasını sağlamaya çalışıyorlar. Çünkü belli bir düzeyin üstünde düşünebilen her insan, ve her toplum tüketimle değil, ancak üretimle var olunabileceğini daha iyi anlıyor ve biliyor.